Free Web Hosting Provider - Web Hosting - E-commerce - High Speed Internet - Free Web Page
Search the Web

KISA HİKAYELER

 

Hayat

Hintli bir yaşlı usta, çırağının sürekli her şeyden şikayet etmesinden bıkmıştı.
Bir gün çırağını tuz almaya gönderdi. Hayatındaki her şeyden mutsuz olan çırak döndüğünde, yaşlı usta ona, bir avuç tuzu, bir bardak suya atıp içmesini söyledi.
çırak, yaşlı adamın söylediğini yaptı ama içer içmez ağzındakileri tükürmeye başladı.
"Tadı nasıl?" diye soran yaşlı adama öfkeyle "acı" diye cevap verdi.
Usta kıkırdayarak çırağını kolundan tuttu ve dışarı çıkardı. Sessizce az ilerdeki gölün kıyısına götürdü ve çırağına bu kez de bir avuç tuzu göle atıp, gölden su içmesini söyledi.
Söyleneni yapan çırak, ağzının kenarlarından akan suyu koluyla silerken ayni soruyu sordu:
"Tadı nasıl?"
"Ferahlatıcı" diye cevap verdi genç çırak.
"Tuzun tadını aldın mi?" diye sordu yaşlı adam,
"Hayır" diye cevapladı çırağı.
Bunun üzerine yaşlı adam, suyun yanına diz çökmüş olan çırağının yanına oturdu ve söyle dedi:
"Yasamdaki ıstıraplar tuz gibidir, ne azdır, ne de
çok. Istırabın miktarı hep aynidir. Ancak bu ıstırabın acılığı, neyin içine konulduğuna bağlıdır. Istırabın olduğunda yapman gereken tek şey, ıstırap veren şeyle ilgili hislerini genişletmektir. Onun için sen de artık bardak olmayı bırak, göl olmaya çalış."

KIRLANGICIN ÖYKÜSÜ

Bir kırlangıç, bir kadına aşık oldu ve kadının penceresinin önüne konup ona; "Ben seni çok seviyorum lütfen pencereyi açıp beni içeriye al da birlikte yaşayalım" dedi. Kadın; "Olmaz, alamam...Sen bir kuşsun ve bir kuş bir kadına aşık olamaz!" diye yanıt verdi.kırlangıç bir süre sonra tekrar geldi ve "Lütfen pencereyi açıp beni içeri al birlikte yaşarız. Hem ben sana dost ve arkadaş olurum, canın da sıkılmaz birlikte yaşar gideriz..." dedi. Kadın onu yine geri çevirdi. Zaman geçti, sonbahar geldi. kırlangıç üçüncü ve son kez pencerenin önüne konup kadına : "Lütfen beni içeri al... Artık soğuklar başladı, dışarıda kalamam. Biliyorsun ben sıcak havalarda yaşayabilirim yalnızca.. Beni içeri almazsan sıcak ülkelere gitmek zorunda kalırım. Lütfen beni içeri al da burada kalayım. Birlikte yemek yer, omuzlarına konar, seni neşelendirir, sana yarenlik ederim. Hem sen de benim gibi yalnızsın..." Kadın; "Git derhal başımdan! Ben yalnız kalırım" dedi ve kuşu kovdu... Kırlangıç da bu yanıt üzerine üzüntülü bir biçimde uçtu ve uzaklara gitti. Kadın kırlangıç uzaklara gittikten sonra düşünmeye başladı. "Ben ne kadar aptal, ne kadar akılsiz bir kadınım, niye kırlangıçla birlikte kalmayı kabul etmedim. Ne güzel birlikte kalırdık.." dedi kendi kendine ve kırlangıcı sıcak ülkelere gönderdiği için çok pişman oldu. Kadın pişman olmuştu ama iş işten geçmişti. Sonunda kendi kendine "Nasıl olsa sıcaklar başlayınca kırlangıcım geri gelir. Ben de onu içeri alırım, birlikte mutlu bir yaşam süreriz" dedi...Ve penceresini sonuna dek açıp beklemeye başladı. Yazın gelmesiyle kırlangıçlar gelmeye başladı. Ama onun kırlangıcı gelmemişti .

Kadın Yazın sonuna dek hiç penceresini kapatmadan pencerenin başında bekledi ama boşuna.. kırlangıç yoktu.. Gelen kırlangıçlara sordu ama onun kırlangıcını gören olmamıştı. Sonunda bir bilge kişiye halini danışmak ve ondan bilgi almak için gitti. Bilge kişiye olanları anlattıktan sonra bilge kişinin verdiği yanıt kısa olmuştu : "Kırlangıçların ömrü 6 aydır...."

Yaşamda kimi insanlar vardır, bir kez karşına çıkar ve fark etmezsen, değerini bilmezsen uçup gider... Ve asla geri gelmezler...

Dikkatli olun, farkında olun ve bir düşünün... Acaba kaç kırlangıcı kovaladınız pencerenizden bugüne dek ?.

Mutluluğun Sırrı

Bir tüccar Mutluluğun Gizi'ni öğrenmesi için oğlunu insanların en bilgesinin yanına yollamış. Delikanlı bir çölde kırk gün yürüdükten sonra, sonunda bir tepenin üzerinde bulunan güzel şatoya varmış. Söz konusu bilge burada yasıyormuş.Bir ermişle karsılaşmayı bekleyen bizim kahraman, girdiği salonda hummalı bir manzarayla karsılaşmış: Tüccarlar girip çıkıyor, insanlar bir köşede sohbet ediyor, bir orkestra tatlı ezgiler çalıyormuş; dünyanın dört bir yanından gelmiş lezzetli yiyeceklerle dolu bir masa da varmış. Bilge sırayla bu insanlarla konuşuyormuş ve bizim delikanlı kendi sırasının gelmesi için iki saat beklemek zorunda kalmış.Delikanlının ziyaret nedenini açıklamasını dikkatle dinlemiş bilge,ama Mutluluğun Gizi'ni açıklayacak zamanı olmadığını söylemiş ona. Gidip sarayda dolaşmasını, kendisini iki saat sonra görmeye gelmesini söylemiş 'Ama, sizden ricada bulunacağım,' diye eklemiş, delikanlının eline bir kaşık verip sonra bu kaşığa iki damla sıvıyağ koymuş. 'Sarayı dolaşırken bu kaşığı elinizde tutacak ve yağı dökmeyeceksiniz.'Delikanlı sarayın merdivenlerini inip-çıkmaya başlamış, gözünü kaşıktan ayırmıyormuş. İki saat sonra bilgenin huzuruna çıkmış.'Güzel, demiş bilge, peki yemek salonumdaki Acem halılarını gördünüz mü? Bahçıvan Başı’nın yaratmak için on yıl çalıştığı bahçeyi gördünüz mü? Kütüphanemdeki güzel parşömenleri fark ettiniz mi?'Utanan Delikanlı hiç birey göremediğini itiraf etmek zorunda kalmış.Çünkü bilgenin kendisine verdiği iki damla yağı dökmemeye çabalamış,başka bir şeye dikkat edememiş.Öyleyse git, evrenin harikalarını tanı,' demiş ona bilge. 'Oturdugu evi tanımadan bir insana güvenemezsin.' İçi rahatlayan Delikanlı kaşığı alıp Sarayı gezmeye çıkmış. Bu kez, duvarlara asılmış, tavanları süsleyen sanat yapıtlarına dikkat ediyormuş.Bahçeleri, çevredeki dağları, çiçeklerin güzelliğini, bulundukları yerlere yakışan sanat yapıtlarının zerafetini görmüş. Bilgenin yanına dönünce, gördüklerini bütün ayrıntılarıyla anlatmış. 'Peki sana emanet ettiğim iki damla yağ nerede?' diye sormuş bilge. Kaşığa bakan Delikanlı, iki damla yağın dökülmüş olduğunu görmüş.'Peki,' demiş bunun üzerine bilgeler bilgesi,'sana verebileceğim tek öğüt var: Mutluluğun Gizi dünyanın bütün harikalarını görmektir, ama kaşıktaki iki damla yağı unutmadan.'
...Bir çoban gezmeyi sevebilir, ama koyunlarını asla unutmaz.

 

Çok zaman önce refah içinde yasayan bir ülke varmış. Ülkenin huzurlu ve müreffeh yaşamasının bir nedeni de adil, iyi yürekli, dürüst kralı imiş. Kral zaman zaman tebdili kıyafet eder, ülkeyi dolaşır, halkının dertlerini dinler, sorunlara çözüm bulurmuş. Gene böyle bir günde kral dolaşırken,yolu dağ başında bir göl kenarına düşmüş. Gölün kenarındaki ağacın dibine çökmüş aksakallı bir dede, bir elinde bir kese, diğerinde bir kese. Birinden bir taş alıp, diğerinden aldığı taşa bağlayıp göle atıyormuş. Bu işe epey bir süre devam etmiş ve nihayet bittiğinde, dede yoluna gitmek üzere ayağa kalkmış ve kralla göz göze gelmiş. Kral dedeye sormuş: - "Dede bütün bir gün seni izledim, sen ne is yaparsın anlayamadım!"demiş. Dede kralın sorusunu söyle cevaplamış: - "Oğlum ben insanların kaderlerini birbirine bağlarım." - "Peki en son kimin kaderini birbirine bağladın?" diye sormuş Kral. - "kralın güzel kızı ile uşağı Ahmet' in kaderini bağladım." Demiş aksakallı dede. Kral bu cevabi alınca dünyası kararmış. Bir yanda güzeller güzeli ak pak biricik kızı, ülkenin prensesi, diğer yanda olmamış oğlu kadar sevdigi zenci uşağı Ahmet. Ne yaparım? Nasıl eder de Ahmet' e bir zarar vermeden bu kaderi bozarım diye düşünerek, sarayın yolunu tutmuş.Saraya gidince hemen sevgili uşağı Ahmet' i huzuruna çağırmış: - "Oğlum Ahmet sana bir mektup vereceğim, bu mektubu alacak ve Güneş' e götüreceksin!" demiş.Krala sorgu sual edilmez. Biçare Ahmet mektubu ve yolluğunu alarak düşmüş bilinmez yollara, düşmüş ki ne düşmek. Babası kadar sevdiği Kral'ı ona bir görev vermiş ve o bu görevi yerine getirmeli, ama Nasıl? Günlerce dere tepe demeden yol gitmiş. Nihayet yorgunluktan bitkin halde iken gördüğü bir ulu ağacın gölgesinde dinlenmeye karar vermiş ve uykuya dalmış. Uyandığında bir de ne görsün! ağacın az ötesinde bir göl, o göl ki üzerine güneşin aksi vurmuş! - "Kralımın dediği Güneş bu olsa gerek" diyerek, üzerinde sadece iç çamaşırı kalıncaya kadar soyunarak atmış kendini göle. Dibe doğru yüzmüş, yüzmüş... Taa dipte, güneşin aksinin tükendiği yerde bir de ne görsün! Şahane bir hazine sandığı! Almış sandığı çıkmış, çıkmış ama, Ahmet artık zenci değil bembeyaz bir Ahmet... Sadece iç çamaşırının olduğu bölge eski rengini taşıyor.- "Var bu iste bir hikmet!" Demiş ve açmış sandığı. Sandık gerçek bir hazine sandığı, içinde bin bir türlü mücevherat ile birlikte üzerinde 'Güneş’ten Kral'a' yazan bir de zarf.Ahmet ne yapacağını bilemez hale gelmiş bir anda, yeni rengi ve yaşadıkları ile ülkesine dönünce kimsenin kendisine inanmayacağını düşünerek, ismini de değiştirip, ülkesine zengin bir tüccar kimliği ile dönme kararı Almış. Dönünce ülkesine, düşleri bir bir gerçekleşmiş.Ülkesinin bu yeni dürüst ve yakışıklı tüccarı ile güzeller güzeli kızını evlendirmeye karar verince Kral, dünyalar Ahmet'in olmuş. Kral vermiş vermesine kızını zengin tüccara ama aklı da bir yandan oğlu gibi sevdiği ve hiçbir haber alamadığı uşağı Ahmet'te imiş. Gel zaman git zaman damadı ile birlikte bir ziyafet yemeğinde iken yere düsen bir çatalı almak için eğilince Ahmet, şalvarının kenarından kaba eti görünmüş! Koyu renkli tenini gören Kral gözlerine inanamamış. Yemek bitip odasına çekilecekken herkes, koridorun sonuna doğru yürüyen damadının arkasından seslenivermiş adını kral
Ahmet seneler sonra duyunca gerçek adini, gayri ihtiyarî kendisine seslenen Krala dönüvermiş... Ve, - "Neler oldu Ahmet, evladım anlat başından geçenleri bana!" diyen kralına bütün olanları bir bir anlatmış. Bunun üzerine Kral: - "Peki Güneş’in bana gönderdiği mektup nerede?" diye sorunca da hemen odasına koşarak, sandıktan çıkan mektubu alıp Kral'a vermiş. Mektupta şu satırlar yer alıyormuş: Güneşe yazı yazılmaz.Yazılan yazı ise bozulmaz...

TAŞ PARÇALARI
Zamanın iyi ve üretken olarak kullanımı konusunda zaman zaman düzenlenen
kurslardan birinde zaman kullanma uzmanı öğretmen,çoğu hızlı mesleklerde çalışan öğrencilerine:
Hadi, küçük bir sınav yapalım demiş. Ve masanın üzerine kocaman bir kavanoz koymuş.

Sonra bir torbadan irice kaya parçaları çıkarmış,dikkatle üst üste koyarak kavanozun içine yerleştirmiş.

Kavanozda taş parçası için yer kalmayınca sormuş:
Kavanoz doldu mu?
Sınıftaki herkes,

Evet, doldu yanıtını vermiş.
Demek doldu ha demiş hoca.Hemen eğilip bir kova küçük çakıl taşı çıkartmış, kavanozun tepesine
dökmüş, kavanozu eline alıp sallamış, küçük parçalar büyük taşların sağına soluna yerleşmişler...
Yeniden sormuş öğrencilerine:
Kavanoz doldu mu?
İşin sanıldığı kadar basit olmadığını sezmiş olan öğrenciler,
Hayır,tam da dolmuş sayılmaz demişler.
Aferin demiş zaman kullanım hocası.
Masanın altından bu kez de bir kova dolusu kum çıkartmış. Kumu kaya parçaları ve küçük taşların
arasındaki bölgeler tümüyle doluncaya kadar dökmüş,Ve sormuş yeniden:
Kavanoz doldu mu?
Hayır dolmadı! diye bağırmış öğrenciler. Yine Aferin demiş hoca.
Bir sürahi su çıkarıp kavanozun içine dökmeye başlamış.
ve sormuş yeniden:
Bu gördüklerinizden nasıl bir ders çıkardınız?
Atılgan bir öğrenci hemen fırlamış:
Şu dersi çıkarttık. Günlük iş programınız ne kadar dolu olursa olsun,
her zaman yeni işler için zaman bulabilirsiniz.
Hayır demiş öğretmen.
Çıkartılması gereken asıl ders şu;

Eğer büyük tas parçalarını baştan kavanoza koymazsanız daha sonra asla koyamazsınız.
Ve tabii, herkesin kendi kendisine sorması gereken soruyu sormuş:
Hayatınızdaki büyük taş parçaları hangileri?

Onları ilk iş olarak kavanoza koyuyor musunuz?

Yoksa kavanozu kumlarla ve suyla doldurup büyük parçaları dışarıda mı bırakıyorsunuz?

Baba ve Oğlu
Adam yorgun argın eve döndüğünde 5 yaşındaki oğlunu kapının önünde beklerken buldu. Çocuk babasına, "baba bir saatte ne kadar para kazanıyorsun" diye sordu? Zaten yorgun gelen baba, "bu senin işin değil" diye cevap verdi. bunun üzerine çocuk, "babacım lütfen, bilmek istiyorum" diye üsteledi.Baba, "illa da bilmek istiyorsan 20 milyon" diye cevap verdi. bunun üzerine çocuk ,"peki bana 10 milyon borç verir misin?" diye sordu. Baba iyice sinirlenip, "benim senin saçma oyuncaklarına veya benzeri şeylerine ayıracak param yok. hadi derhal odana git ve kapını kapat" dedi. Çocuk sessizce odasına çıkıp kapıyı kapattı.Baba sinirli sinirli "Bu çocuk nasıl böyle şeylere cesaret eder." diye düşündü.Aaradan bir saat geçtikten sonra baba biraz daha sakinleşti ve çocuğa parayı neden istediğini bile sormadığını düşündü, belki de gerçekten lazımdı. Yukarı çocuğun odasına çıktı ve kapıyı açtı, yatağında olan çocuğa, "uyuyor musun" diye sordu.Çocuk "hayır" diye cevap verdi. Al bakalım istediğin 10 milyon. sana az önce sert davrandığım için üzgünüm. ama uzun ve yorucu bir gün geçirdim" dedi. Çocuk sevinçle haykırdı, "teşekkürler babacığım" yastığının altından diğer buruşuk paraları çıkardı.Babasının suratına baktı ve yavaşça paraları saydı. bunu gören baba iyice sinirlenerek, "paran
olduğu halde neden benden para istiyorsun. benim, senin saçma çocuk oyunlarına ayıracak vaktim yok" diye kızdı.Çocuk "ama yeterince yoktu" dedi ve paraları babasına uzattı;
"iste 20 milyon, bir saatini alabilir m0iyim!!!"

Çatlak Kova..
Hindistan da bir sucu boynuna astığı uzun bir sopanın uçlarına
taktiği iki büyük kovayla su taşırmış. Kovalardan biri çatlakmış.
Sağlam olan kova her seferinde ırmakktan patronun evine ulasan uzun
yolu dolu olarak tamamlarken çatlak kova içine konan suyun sadece eve
yarısını eve ulaştırabilirmiş. Bu durum iki yıl boyunca her gün böyle
devam etmiş. Sucu her seferinde patronunun evine sadece 1.5 kova su
götürebilmiş. Sağlam kova başarısından gurur duyarken, zavallı çatlak
kova görevinin sadece yarısını yerine getiriyor olmaktan dolayı utanç
duyuyormuş.
İki yılın sonunda bir gün çatlak kova ırmağın kıyısında sucuya
seslenmiş.
Kendimden utanıyorum ve senden özür dilemek istiyorum
Neden?...;diye sormuş sucu Niye utanç duyuyorsun?...;
Kova cevap vermiş. Çünkü iki yıldır çatlağımdan su sızdığı için
taşıma görevimin sadece yarısını yerine getirebiliyorum. Benim
kusurumdan dolayı sen bu kadar çalışmana rağmen emeklerinin tam
karşılığını alamıyorsun.;
Sucu söyle demiş Patronun evine dönerken yolun kenarındaki çiçekleri
fark etmeni istiyorum.
Gerçektende tepeyi tırmanırken çatlak kova patikanın bir yanındaki
yabani çiçekleri ısıtan güneşi görmüş. Fakat yolun sonunda yine
suyunun
yarısını kaybettiği için kendini kötü hissetmiş ve yine sucudan özür
dilemiş.
Sucu kovaya sormuş.
Yolun sadece senin tarafında çiçekler olduğunu ve diğer kovanın
tarafında hiç çiçek olmadığını farkettinmi?... Bunun sebebi benim senin kusurunu bilmem ve ondan yararlanmamdır.
Yolun senin tarafına çiçek tohumları ektim ve her gün biz ırmaktan dönerken sen onları suladın. İki yıldır ben o güzel çiçekleri toplayıp onlarla patronumun sofrasını süsleyebildim. Sen böyle olmasaydın o evinde bu güzellikleri yaşayamayacaktı.

Küçük Kız

Küçük kız, hüzünlü bir yabancıya gülümsediBu gülümseme adamın kendisini daha iyi hissetmesine sebep oldu.Bu hava içinde yakın geçmişte kendisine yardım eden bir dosta teşekkür etmediğini hatırladı.Hemen bir not yazdı,yolladı.Arkadaşı bu teşekkürden o kadar keyiflendi ki,her öğle yemek yediği lokantada garson kıza yüklü bir bahşiş bıraktı.Garson kız ilk defa böyle bir bahşiş alıyordu.Akşam eve giderken,kazandığı paranın bir parçasını her zaman köşe başında oturan fakir adamın şapkasına bıraktı.Adam öyle ama öyle minnettar oldu ki...İki gündür boğazından aşağı lokma geçmemişti.
Karnını ilk defa doyurduktan sonra,bir apartman bodrumundaki tek odasının yolunu ıslık çalarak tuttu.Öyle neşeliydi ki, bir saçak altında titreyen köpek yavrusunugörünce,kucağına alıverdi.Küçük köpek gecenin soğuğundan kurtulduğu için mutluydu.Sıcak odada sabaha kadar koşuşturdu.Gece yarısından sonra apartmanı dumanlar sardı.Bir yangın başlamıştı.Dumanı koklayan köpek öyle bir havlamaya başladı ki,önce fakir adam uyandı,sonra bütün apartman halkı...
Anneler,babalar dumandan boğulmak üzere olan yavrularını kucaklayıp,ölümden kurtardılar...
Bütün bunların hepsi,beş kuruşluk bile maliyeti olmayan bir tebessümün sonucuydu.




Bir Küçücük oğlancık Varmış

Bir küçücük oğlancık, bir gün okula başlamış. Pek mi pek akıllıymış. Okulu da
pek büyükmüş. Ama akilli çocuk, sınıfına dışarıdan kestirme bir yol bulmuş.Buna
çok sevinmiş. Artık okulu ona kocaman görünmüyormuş.
Bir zaman sonra, bir sabah öğretmen demiş ki;"Bugün resim yapacağız."
"Ne güzel ! " demiş çocuk. Resim yapmasını pek severmiş. Her türlüsünü de
yaparmış. Aslanlar, kaplanlar, tavuklar, inekler, trenler, gemiler ...
Mum boyasını çıkarmış ve çizmeye başlamış.
Ama öğretmen "Durun!" demiş. "Henüz başlamayın."
Ve çocuk herkes hazır olana kadar beklemiş.
"Simdi" demiş öğretmen, "Çiçek çizmesini öğreneceğiz."
"İyi demiş" çocuk. Çiçek çizmesini çok severmiş ve pek güzellerini yapmaya
başlamış pembe, mavi, turuncu mum boyalarıyla..
Ama öğretmen, "durun" demiş, "size nasıl yapacağınızı göstereceğim.
" Yeşil saplı kırmızı bir çiçek çizmiş."İste" demiş öğretmen, "Böyle
çizeceksiniz. Simdi başlayabilirsiniz."
Küçük çocuk bir öğretmenin resmine bakmış, bir de kendininkine...Kendininkini
daha bir sevmiş ama bunu söyleyememiş. Kağıdı çevirip öğretmeninki gibi Yeşil
saplı kırmızı bir çiçek çizmiş.
Bir başka gün küçük oğlancık, sınıfa çıkan kapıyı tek basına açmayı
becerdiğinde, söyle demiş öğretmen."Bu gün çamurdan bir şey yapacağız."
"İyi" demiş çocuk. Çamurla oynamayı pek severmiş. Her şeyi yapabilirmiş onunla.
Yılanlar, kardan adamlar, filler, fareler, arabalar... başlamış çamuru yoğurup
sıkıştırmaya..
Ama öğretmen "Durun, daha başlamayın !" ve beklemiş hazır olmasını herkesin.
"Simdi" demiş öğretmen, "Bir çanak yapacağız."
"Güzel" demiş çocuk. Çanak yapmasını da pek severmiş ve başlamış yapmaya boy
boy, şekil şekil çanakları.
Ama öğretmen "Durun !" demiş, "Size nasıl yapılacağını göstereceğim." Ve de
göstermiş herkese bir büyük çanağın nasıl yapılacağını.
"İste" demiş öğretmen "Artık başlayabilirsiniz."
Küçük çocuk bir öğretmenin çanağına bakmış, bir de kendininkine.Kendininkini
daha çok sevmiş, ama bunu söyleyememiş. Toprağını yuvarlayıp yeniden yapmış
öğretmeninki gibi
derin bir çanak. Ve çok geçmeden küçük çocuk öğrenmiş beklemeyi, izlemeyi ve her
şeyi
öğretmen gibi yapmayı.
Ve çok geçmeden başlamış kendiliğinden hiçbir şey yapmamaya. Ama birdenbire küçük çocuk ve ailesi taşınıvermiş başka bir eve,
başka bir şehire ve çocuk gitmiş başka bir okula...
Bu okul daha da büyükmüş öbüründen. Kestirme yolu da yokmuş dışarıdan. Büyük
basamakları çıkmak ve uzun koridorları geçmek gerekiyormuş sınıfa kadar.
Ve daha ilk gün demiş ki öğretmen: "Simdi resim yapacağız !"
"Güzel" demiş çocuk ve beklemiş öğretmenin ne yapacağını söylemesini. Ancak
öğretmen bir şey söylemeden başlamış dolaşmaya.Küçük çocuğun yanına gelince
sormuş:"Resim yapmak istemiyor musun?"
"İstiyorum" demiş çocuk. "Ne yapacağız?"
"Ne istersen" demiş öğretmen. "Her kes ayni resmi yaparsa ve ayni renkleri
kullanırsa, kimin ne yaptığını ve neyin ne olduğunu nasıl anlarım ben?"
"Bilmem" demiş çocuk ve başlamış "YEŞİL SAPLI KIRMIZI ÇİÇEGİ" çizmeye...