|
Hayat
Hintli
bir yaşlı usta, çırağının sürekli her şeyden şikayet
etmesinden bıkmıştı.
Bir gün çırağını tuz almaya gönderdi. Hayatındaki her şeyden
mutsuz olan çırak döndüğünde, yaşlı usta ona, bir avuç
tuzu, bir bardak suya atıp içmesini söyledi.
çırak, yaşlı adamın söylediğini yaptı ama içer içmez ağzındakileri
tükürmeye başladı.
"Tadı nasıl?" diye soran yaşlı adama öfkeyle
"acı" diye cevap verdi.
Usta kıkırdayarak çırağını kolundan tuttu ve dışarı çıkardı.
Sessizce az ilerdeki gölün kıyısına götürdü ve çırağına
bu kez de bir avuç tuzu göle atıp, gölden su içmesini söyledi.
Söyleneni yapan çırak, ağzının kenarlarından akan suyu
koluyla silerken ayni soruyu sordu:
"Tadı nasıl?"
"Ferahlatıcı" diye cevap verdi genç çırak.
"Tuzun tadını aldın mi?" diye sordu yaşlı adam,
"Hayır" diye cevapladı çırağı.
Bunun üzerine yaşlı adam, suyun yanına diz çökmüş olan
çırağının yanına oturdu ve söyle dedi:
"Yasamdaki ıstıraplar tuz gibidir, ne azdır, ne de
çok. Istırabın miktarı hep aynidir. Ancak bu ıstırabın acılığı,
neyin içine konulduğuna bağlıdır. Istırabın olduğunda
yapman gereken tek şey, ıstırap veren şeyle ilgili hislerini
genişletmektir. Onun için sen de artık bardak olmayı bırak,
göl olmaya çalış."
|
|
KIRLANGICIN
ÖYKÜSÜ
Bir
kırlangıç, bir kadına aşık oldu ve kadının penceresinin
önüne konup ona; "Ben seni çok seviyorum lütfen
pencereyi açıp beni içeriye al da birlikte yaşayalım"
dedi. Kadın; "Olmaz, alamam...Sen bir kuşsun ve bir kuş
bir kadına aşık olamaz!" diye yanıt verdi.kırlangıç
bir süre sonra tekrar geldi ve "Lütfen pencereyi açıp
beni içeri al birlikte yaşarız. Hem ben sana dost ve arkadaş
olurum, canın da sıkılmaz birlikte yaşar gideriz..."
dedi. Kadın onu yine geri çevirdi. Zaman geçti, sonbahar
geldi. kırlangıç üçüncü ve son kez pencerenin önüne
konup kadına : "Lütfen beni içeri al... Artık soğuklar
başladı, dışarıda kalamam. Biliyorsun ben sıcak havalarda
yaşayabilirim yalnızca.. Beni içeri almazsan sıcak ülkelere
gitmek zorunda kalırım. Lütfen beni içeri al da burada kalayım.
Birlikte yemek yer, omuzlarına konar, seni neşelendirir, sana
yarenlik ederim. Hem sen de benim gibi yalnızsın..." Kadın;
"Git derhal başımdan! Ben yalnız kalırım" dedi ve
kuşu kovdu... Kırlangıç da bu yanıt üzerine üzüntülü
bir biçimde uçtu ve uzaklara gitti. Kadın kırlangıç
uzaklara gittikten sonra düşünmeye başladı. "Ben ne
kadar aptal, ne kadar akılsiz bir kadınım, niye kırlangıçla
birlikte kalmayı kabul etmedim. Ne güzel birlikte kalırdık.."
dedi kendi kendine ve kırlangıcı sıcak ülkelere gönderdiği
için çok pişman oldu. Kadın pişman olmuştu ama iş işten
geçmişti. Sonunda kendi kendine "Nasıl olsa sıcaklar başlayınca
kırlangıcım geri gelir. Ben de onu içeri alırım, birlikte
mutlu bir yaşam süreriz" dedi...Ve penceresini sonuna dek
açıp beklemeye başladı. Yazın gelmesiyle kırlangıçlar
gelmeye başladı. Ama onun kırlangıcı gelmemişti .
Kadın Yazın sonuna dek hiç penceresini kapatmadan pencerenin
başında bekledi ama boşuna.. kırlangıç yoktu.. Gelen kırlangıçlara
sordu ama onun kırlangıcını gören olmamıştı. Sonunda bir
bilge kişiye halini danışmak ve ondan bilgi almak için
gitti. Bilge kişiye olanları anlattıktan sonra bilge kişinin
verdiği yanıt kısa olmuştu : "Kırlangıçların ömrü
6 aydır...."
Yaşamda kimi insanlar vardır, bir kez karşına çıkar ve
fark etmezsen, değerini bilmezsen uçup gider... Ve asla geri
gelmezler...
Dikkatli olun, farkında olun ve bir düşünün... Acaba kaç kırlangıcı
kovaladınız pencerenizden bugüne dek ?.
Mutluluğun
Sırrı
Bir
tüccar Mutluluğun Gizi'ni öğrenmesi için oğlunu insanların
en bilgesinin yanına yollamış. Delikanlı bir çölde kırk gün
yürüdükten sonra, sonunda bir tepenin üzerinde bulunan güzel
şatoya varmış. Söz konusu bilge burada yasıyormuş.Bir ermişle
karsılaşmayı bekleyen bizim kahraman, girdiği salonda hummalı
bir manzarayla karsılaşmış: Tüccarlar girip çıkıyor,
insanlar bir köşede sohbet ediyor, bir orkestra tatlı ezgiler
çalıyormuş; dünyanın dört bir yanından gelmiş lezzetli
yiyeceklerle dolu bir masa da varmış. Bilge sırayla bu
insanlarla konuşuyormuş ve bizim delikanlı kendi sırasının
gelmesi için iki saat beklemek zorunda kalmış.Delikanlının
ziyaret nedenini açıklamasını dikkatle dinlemiş bilge,ama
Mutluluğun Gizi'ni açıklayacak zamanı olmadığını söylemiş
ona. Gidip sarayda dolaşmasını, kendisini iki saat sonra görmeye
gelmesini söylemiş 'Ama, sizden ricada bulunacağım,' diye
eklemiş, delikanlının eline bir kaşık verip sonra bu kaşığa
iki damla sıvıyağ koymuş. 'Sarayı dolaşırken bu kaşığı
elinizde tutacak ve yağı dökmeyeceksiniz.'Delikanlı sarayın
merdivenlerini inip-çıkmaya başlamış, gözünü kaşıktan
ayırmıyormuş. İki saat sonra bilgenin huzuruna çıkmış.'Güzel,
demiş bilge, peki yemek salonumdaki Acem halılarını gördünüz
mü? Bahçıvan Başı’nın yaratmak için on yıl çalıştığı
bahçeyi gördünüz mü? Kütüphanemdeki güzel parşömenleri
fark ettiniz mi?'Utanan Delikanlı hiç birey göremediğini
itiraf etmek zorunda kalmış.Çünkü bilgenin kendisine verdiği
iki damla yağı dökmemeye çabalamış,başka bir şeye dikkat
edememiş.Öyleyse git, evrenin harikalarını tanı,' demiş
ona bilge. 'Oturdugu evi tanımadan bir insana güvenemezsin.'
İçi rahatlayan Delikanlı kaşığı alıp Sarayı gezmeye çıkmış.
Bu kez, duvarlara asılmış, tavanları süsleyen sanat yapıtlarına
dikkat ediyormuş.Bahçeleri, çevredeki dağları, çiçeklerin
güzelliğini, bulundukları yerlere yakışan sanat yapıtlarının
zerafetini görmüş. Bilgenin yanına dönünce, gördüklerini
bütün ayrıntılarıyla anlatmış. 'Peki sana emanet ettiğim
iki damla yağ nerede?' diye sormuş bilge. Kaşığa bakan
Delikanlı, iki damla yağın dökülmüş olduğunu görmüş.'Peki,'
demiş bunun üzerine bilgeler bilgesi,'sana verebileceğim tek
öğüt var: Mutluluğun Gizi dünyanın bütün harikalarını
görmektir, ama kaşıktaki iki damla yağı unutmadan.'
...Bir çoban gezmeyi sevebilir, ama koyunlarını asla unutmaz.
Çok
zaman önce refah içinde yasayan bir ülke varmış. Ülkenin
huzurlu ve müreffeh yaşamasının bir nedeni de adil, iyi yürekli,
dürüst kralı imiş. Kral zaman zaman tebdili kıyafet eder,
ülkeyi dolaşır, halkının dertlerini dinler, sorunlara çözüm
bulurmuş. Gene böyle bir günde kral dolaşırken,yolu dağ başında
bir göl kenarına düşmüş. Gölün kenarındaki ağacın
dibine çökmüş aksakallı bir dede, bir elinde bir kese, diğerinde
bir kese. Birinden bir taş alıp, diğerinden aldığı taşa
bağlayıp göle atıyormuş. Bu işe epey bir süre devam etmiş
ve nihayet bittiğinde, dede yoluna gitmek üzere ayağa kalkmış
ve kralla göz göze gelmiş. Kral dedeye sormuş: - "Dede
bütün bir gün seni izledim, sen ne is yaparsın anlayamadım!"demiş.
Dede kralın sorusunu söyle cevaplamış: - "Oğlum ben
insanların kaderlerini birbirine bağlarım." - "Peki
en son kimin kaderini birbirine bağladın?" diye sormuş
Kral. - "kralın güzel kızı ile uşağı Ahmet' in
kaderini bağladım." Demiş aksakallı dede. Kral bu
cevabi alınca dünyası kararmış. Bir yanda güzeller güzeli
ak pak biricik kızı, ülkenin prensesi, diğer yanda olmamış
oğlu kadar sevdigi zenci uşağı Ahmet. Ne yaparım? Nasıl
eder de Ahmet' e bir zarar vermeden bu kaderi bozarım diye düşünerek,
sarayın yolunu tutmuş.Saraya gidince hemen sevgili uşağı
Ahmet' i huzuruna çağırmış: - "Oğlum Ahmet sana bir
mektup vereceğim, bu mektubu alacak ve Güneş' e götüreceksin!"
demiş.Krala sorgu sual edilmez. Biçare Ahmet mektubu ve yolluğunu
alarak düşmüş bilinmez yollara, düşmüş ki ne düşmek.
Babası kadar sevdiği Kral'ı ona bir görev vermiş ve o bu görevi
yerine getirmeli, ama Nasıl? Günlerce dere tepe demeden yol
gitmiş. Nihayet yorgunluktan bitkin halde iken gördüğü bir
ulu ağacın gölgesinde dinlenmeye karar vermiş ve uykuya dalmış.
Uyandığında bir de ne görsün! ağacın az ötesinde bir göl,
o göl ki üzerine güneşin aksi vurmuş! - "Kralımın
dediği Güneş bu olsa gerek" diyerek, üzerinde sadece iç
çamaşırı kalıncaya kadar soyunarak atmış kendini göle.
Dibe doğru yüzmüş, yüzmüş... Taa dipte, güneşin aksinin
tükendiği yerde bir de ne görsün! Şahane bir hazine sandığı!
Almış sandığı çıkmış, çıkmış ama, Ahmet artık
zenci değil bembeyaz bir Ahmet... Sadece iç çamaşırının
olduğu bölge eski rengini taşıyor.- "Var bu iste bir
hikmet!" Demiş ve açmış sandığı. Sandık gerçek bir
hazine sandığı, içinde bin bir türlü mücevherat ile
birlikte üzerinde 'Güneş’ten Kral'a' yazan bir de
zarf.Ahmet ne yapacağını bilemez hale gelmiş bir anda, yeni
rengi ve yaşadıkları ile ülkesine dönünce kimsenin
kendisine inanmayacağını düşünerek, ismini de değiştirip,
ülkesine zengin bir tüccar kimliği ile dönme kararı Almış.
Dönünce ülkesine, düşleri bir bir gerçekleşmiş.Ülkesinin
bu yeni dürüst ve yakışıklı tüccarı ile güzeller güzeli
kızını evlendirmeye karar verince Kral, dünyalar Ahmet'in
olmuş. Kral vermiş vermesine kızını zengin tüccara ama aklı
da bir yandan oğlu gibi sevdiği ve hiçbir haber alamadığı
uşağı Ahmet'te imiş. Gel zaman git zaman damadı ile
birlikte bir ziyafet yemeğinde iken yere düsen bir çatalı
almak için eğilince Ahmet, şalvarının kenarından kaba eti
görünmüş! Koyu renkli tenini gören Kral gözlerine inanamamış.
Yemek bitip odasına çekilecekken herkes, koridorun sonuna doğru
yürüyen damadının arkasından seslenivermiş adını kral
Ahmet seneler sonra duyunca gerçek adini, gayri ihtiyarî
kendisine seslenen Krala dönüvermiş... Ve, - "Neler oldu
Ahmet, evladım anlat başından geçenleri bana!" diyen
kralına bütün olanları bir bir anlatmış. Bunun üzerine
Kral: - "Peki Güneş’in bana gönderdiği mektup
nerede?" diye sorunca da hemen odasına koşarak, sandıktan
çıkan mektubu alıp Kral'a vermiş. Mektupta şu satırlar yer
alıyormuş: Güneşe yazı yazılmaz.Yazılan yazı ise
bozulmaz...
TAŞ
PARÇALARI
Zamanın iyi ve üretken olarak kullanımı konusunda zaman
zaman düzenlenen
kurslardan birinde zaman kullanma uzmanı öğretmen,çoğu hızlı
mesleklerde çalışan öğrencilerine:
Hadi, küçük bir sınav yapalım demiş. Ve masanın üzerine
kocaman bir kavanoz koymuş.
Sonra bir torbadan irice kaya parçaları çıkarmış,dikkatle
üst üste koyarak kavanozun içine yerleştirmiş.
Kavanozda taş parçası için yer kalmayınca sormuş:
Kavanoz doldu mu?
Sınıftaki herkes,
Evet, doldu yanıtını vermiş.
Demek doldu ha demiş hoca.Hemen eğilip bir kova küçük çakıl
taşı çıkartmış, kavanozun tepesine
dökmüş, kavanozu eline alıp sallamış, küçük parçalar büyük
taşların sağına soluna yerleşmişler...
Yeniden sormuş öğrencilerine:
Kavanoz doldu mu?
İşin sanıldığı kadar basit olmadığını sezmiş olan öğrenciler,
Hayır,tam da dolmuş sayılmaz demişler.
Aferin demiş zaman kullanım hocası.
Masanın altından bu kez de bir kova dolusu kum çıkartmış.
Kumu kaya parçaları ve küçük taşların
arasındaki bölgeler tümüyle doluncaya kadar dökmüş,Ve
sormuş yeniden:
Kavanoz doldu mu?
Hayır dolmadı! diye bağırmış öğrenciler. Yine Aferin
demiş hoca.
Bir sürahi su çıkarıp kavanozun içine dökmeye başlamış.
ve sormuş yeniden:
Bu gördüklerinizden nasıl bir ders çıkardınız?
Atılgan bir öğrenci hemen fırlamış:
Şu dersi çıkarttık. Günlük iş programınız ne kadar dolu
olursa olsun,
her zaman yeni işler için zaman bulabilirsiniz.
Hayır demiş öğretmen.
Çıkartılması gereken asıl ders şu;
Eğer büyük tas parçalarını baştan kavanoza koymazsanız
daha sonra asla koyamazsınız.
Ve tabii, herkesin kendi kendisine sorması gereken soruyu sormuş:
Hayatınızdaki büyük taş parçaları hangileri?
Onları ilk iş olarak kavanoza koyuyor musunuz?
Yoksa kavanozu kumlarla ve suyla doldurup büyük parçaları dışarıda
mı bırakıyorsunuz?
|
|
|
Baba
ve Oğlu
Adam yorgun argın eve döndüğünde 5 yaşındaki oğlunu kapının
önünde beklerken buldu. Çocuk babasına, "baba bir
saatte ne kadar para kazanıyorsun" diye sordu? Zaten
yorgun gelen baba, "bu senin işin değil" diye cevap
verdi. bunun üzerine çocuk, "babacım lütfen, bilmek
istiyorum" diye üsteledi.Baba, "illa da bilmek
istiyorsan 20 milyon" diye cevap verdi. bunun üzerine çocuk
,"peki bana 10 milyon borç verir misin?" diye sordu.
Baba iyice sinirlenip, "benim senin saçma oyuncaklarına
veya benzeri şeylerine ayıracak param yok. hadi derhal odana
git ve kapını kapat" dedi. Çocuk sessizce odasına çıkıp
kapıyı kapattı.Baba sinirli sinirli "Bu çocuk nasıl böyle
şeylere cesaret eder." diye düşündü.Aaradan bir saat
geçtikten sonra baba biraz daha sakinleşti ve çocuğa parayı
neden istediğini bile sormadığını düşündü, belki de gerçekten
lazımdı. Yukarı çocuğun odasına çıktı ve kapıyı açtı,
yatağında olan çocuğa, "uyuyor musun" diye sordu.Çocuk
"hayır" diye cevap verdi. Al bakalım istediğin 10
milyon. sana az önce sert davrandığım için üzgünüm. ama
uzun ve yorucu bir gün geçirdim" dedi. Çocuk sevinçle
haykırdı, "teşekkürler babacığım" yastığının
altından diğer buruşuk paraları çıkardı.Babasının suratına
baktı ve yavaşça paraları saydı. bunu gören baba iyice
sinirlenerek, "paran
olduğu halde neden benden para istiyorsun. benim, senin saçma
çocuk oyunlarına ayıracak vaktim yok" diye kızdı.Çocuk
"ama yeterince yoktu" dedi ve paraları babasına
uzattı;
"iste 20 milyon, bir saatini alabilir m0iyim!!!"
|
|
Çatlak
Kova..
Hindistan da bir sucu boynuna astığı uzun bir sopanın uçlarına
taktiği iki büyük kovayla su taşırmış. Kovalardan biri çatlakmış.
Sağlam olan kova her seferinde ırmakktan patronun evine ulasan
uzun
yolu dolu olarak tamamlarken çatlak kova içine konan suyun
sadece eve
yarısını eve ulaştırabilirmiş. Bu durum iki yıl boyunca
her gün böyle
devam etmiş. Sucu her seferinde patronunun evine sadece 1.5
kova su
götürebilmiş. Sağlam kova başarısından gurur duyarken,
zavallı çatlak
kova görevinin sadece yarısını yerine getiriyor olmaktan
dolayı utanç
duyuyormuş.
İki yılın sonunda bir gün çatlak kova ırmağın kıyısında
sucuya
seslenmiş.
Kendimden utanıyorum ve senden özür dilemek istiyorum
Neden?...;diye sormuş sucu Niye utanç duyuyorsun?...;
Kova cevap vermiş. Çünkü iki yıldır çatlağımdan su sızdığı
için
taşıma görevimin sadece yarısını yerine getirebiliyorum.
Benim
kusurumdan dolayı sen bu kadar çalışmana rağmen emeklerinin
tam
karşılığını alamıyorsun.;
Sucu söyle demiş Patronun evine dönerken yolun kenarındaki
çiçekleri
fark etmeni istiyorum.
Gerçektende tepeyi tırmanırken çatlak kova patikanın bir
yanındaki
yabani çiçekleri ısıtan güneşi görmüş. Fakat yolun
sonunda yine
suyunun
yarısını kaybettiği için kendini kötü hissetmiş ve yine
sucudan özür
dilemiş.
Sucu kovaya sormuş.
Yolun sadece senin tarafında çiçekler olduğunu ve diğer
kovanın
tarafında hiç çiçek olmadığını farkettinmi?... Bunun
sebebi benim senin kusurunu bilmem ve ondan yararlanmamdır.
Yolun senin tarafına çiçek tohumları ektim ve her gün biz
ırmaktan dönerken sen onları suladın. İki yıldır ben o güzel
çiçekleri toplayıp onlarla patronumun sofrasını süsleyebildim.
Sen böyle olmasaydın o evinde bu güzellikleri yaşayamayacaktı.
Küçük
Kız
Küçük
kız, hüzünlü bir yabancıya gülümsediBu gülümseme adamın
kendisini daha iyi hissetmesine sebep oldu.Bu hava içinde yakın
geçmişte kendisine yardım eden bir dosta teşekkür etmediğini
hatırladı.Hemen bir not yazdı,yolladı.Arkadaşı bu teşekkürden
o kadar keyiflendi ki,her öğle yemek yediği lokantada garson
kıza yüklü bir bahşiş bıraktı.Garson kız ilk defa böyle
bir bahşiş alıyordu.Akşam eve giderken,kazandığı paranın
bir parçasını her zaman köşe başında oturan fakir adamın
şapkasına bıraktı.Adam öyle ama öyle minnettar oldu ki...İki
gündür boğazından aşağı lokma geçmemişti.
Karnını ilk defa doyurduktan sonra,bir apartman bodrumundaki
tek odasının yolunu ıslık çalarak tuttu.Öyle neşeliydi
ki, bir saçak altında titreyen köpek yavrusunugörünce,kucağına
alıverdi.Küçük köpek gecenin soğuğundan kurtulduğu için
mutluydu.Sıcak odada sabaha kadar koşuşturdu.Gece yarısından
sonra apartmanı dumanlar sardı.Bir yangın başlamıştı.Dumanı
koklayan köpek öyle bir havlamaya başladı ki,önce fakir
adam uyandı,sonra bütün apartman halkı...
Anneler,babalar dumandan boğulmak üzere olan yavrularını
kucaklayıp,ölümden kurtardılar...
Bütün bunların hepsi,beş kuruşluk bile maliyeti olmayan bir
tebessümün sonucuydu.
Bir
Küçücük oğlancık Varmış
Bir küçücük oğlancık, bir gün okula başlamış. Pek mi
pek akıllıymış. Okulu da
pek büyükmüş. Ama akilli çocuk, sınıfına dışarıdan
kestirme bir yol bulmuş.Buna
çok sevinmiş. Artık okulu ona kocaman görünmüyormuş.
Bir zaman sonra, bir sabah öğretmen demiş ki;"Bugün
resim yapacağız."
"Ne güzel ! " demiş çocuk. Resim yapmasını pek
severmiş. Her türlüsünü de
yaparmış. Aslanlar, kaplanlar, tavuklar, inekler, trenler,
gemiler ...
Mum boyasını çıkarmış ve çizmeye başlamış.
Ama öğretmen "Durun!" demiş. "Henüz başlamayın."
Ve çocuk herkes hazır olana kadar beklemiş.
"Simdi" demiş öğretmen, "Çiçek çizmesini öğreneceğiz."
"İyi demiş" çocuk. Çiçek çizmesini çok severmiş
ve pek güzellerini yapmaya
başlamış pembe, mavi, turuncu mum boyalarıyla..
Ama öğretmen, "durun" demiş, "size nasıl
yapacağınızı göstereceğim.
" Yeşil saplı kırmızı bir çiçek çizmiş."İste"
demiş öğretmen, "Böyle
çizeceksiniz. Simdi başlayabilirsiniz."
Küçük çocuk bir öğretmenin resmine bakmış, bir de
kendininkine...Kendininkini
daha bir sevmiş ama bunu söyleyememiş. Kağıdı çevirip öğretmeninki
gibi Yeşil
saplı kırmızı bir çiçek çizmiş.
Bir başka gün küçük oğlancık, sınıfa çıkan kapıyı
tek basına açmayı
becerdiğinde, söyle demiş öğretmen."Bu gün çamurdan
bir şey yapacağız."
"İyi" demiş çocuk. Çamurla oynamayı pek severmiş.
Her şeyi yapabilirmiş onunla.
Yılanlar, kardan adamlar, filler, fareler, arabalar... başlamış
çamuru yoğurup
sıkıştırmaya..
Ama öğretmen "Durun, daha başlamayın !" ve beklemiş
hazır olmasını herkesin.
"Simdi" demiş öğretmen, "Bir çanak yapacağız."
"Güzel" demiş çocuk. Çanak yapmasını da pek
severmiş ve başlamış yapmaya boy
boy, şekil şekil çanakları.
Ama öğretmen "Durun !" demiş, "Size nasıl yapılacağını
göstereceğim." Ve de
göstermiş herkese bir büyük çanağın nasıl yapılacağını.
"İste" demiş öğretmen "Artık başlayabilirsiniz."
Küçük çocuk bir öğretmenin çanağına bakmış, bir de
kendininkine.Kendininkini
daha çok sevmiş, ama bunu söyleyememiş. Toprağını
yuvarlayıp yeniden yapmış
öğretmeninki gibi
derin bir çanak. Ve çok geçmeden küçük çocuk öğrenmiş
beklemeyi, izlemeyi ve her
şeyi
öğretmen gibi yapmayı.
Ve çok geçmeden başlamış kendiliğinden hiçbir şey
yapmamaya. Ama birdenbire küçük çocuk ve ailesi taşınıvermiş
başka bir eve,
başka bir şehire ve çocuk gitmiş başka bir okula...
Bu okul daha da büyükmüş öbüründen. Kestirme yolu da
yokmuş dışarıdan. Büyük
basamakları çıkmak ve uzun koridorları geçmek gerekiyormuş
sınıfa kadar.
Ve daha ilk gün demiş ki öğretmen: "Simdi resim yapacağız
!"
"Güzel" demiş çocuk ve beklemiş öğretmenin ne
yapacağını söylemesini. Ancak
öğretmen bir şey söylemeden başlamış dolaşmaya.Küçük
çocuğun yanına gelince
sormuş:"Resim yapmak istemiyor musun?"
"İstiyorum" demiş çocuk. "Ne yapacağız?"
"Ne istersen" demiş öğretmen. "Her kes ayni
resmi yaparsa ve ayni renkleri
kullanırsa, kimin ne yaptığını ve neyin ne olduğunu nasıl
anlarım ben?"
"Bilmem" demiş çocuk ve başlamış "YEŞİL
SAPLI KIRMIZI ÇİÇEGİ" çizmeye...
|
|